← Tüm yazılar
Kişisel

Cebimizdeki Uyuşturucu: Modern Dünyada Odaklanma Sanatı

Kafedeki bir gencin telefon yoksunluğu ile uyuşturucu krizi arasındaki ürkütücü benzerlikten yola çıkarak; modern dünyada odağımızı nasıl geri kazanacağımızı ve 'derin çalışma' kasımızı nasıl geliştireceğimizi tartışıyoruz.

tcof profil
tcof22 Nisan 2026 · 3 dk okuma
Cebimizdeki Uyuşturucu: Modern Dünyada Odaklanma Sanatı

Geçenlerde bir kafede kahve içerken başımı kaldırıp etrafıma baktım. Beraber oturan birçok kişinin birbirlerinin yüzüne bakmak yerine, başlarını eğmiş, ellerindeki bin-iki bin dolarlık aletlere hapsolmuş şekilde dünyadan soyutlandıklarına şahit oldum.

Bu duruma şaşırırken, dikkatim hemen yan masadaki bir gence kaydı. Telefonu bırakıp arkadaşıyla muhabbete başladığı andan itibaren; ayaklarını sabırsızca yerde sallamaya ve vücudunun huzursuzca kıpırdanmaya başladığını fark ettim.

Bu semptomların aynısını, uyuşturucu bağımlılığından kurtulmaya çalışan insanların anlatıldığı bir belgeselde görmüştüm. Uyuşturucuyu bırakma dönemlerinde yaşanan o terlemeler, sabırsız ayak hareketleri ve vücudun verdiği kontrolsüz reaksiyonlar... O sahneleri izlerken kendi kendime "Ne kadar uzak bir dünya" demiştim.

Oysa o dünya, şu an gittiğimiz her kafede yan masamızda, hatta bazen cebimizde bizimle oturuyor.

Seyrettiğim o belgesel aklıma gelince sadece şaşırmakla kalmadım, aynı zamanda yoğun bir endişeye düştüm. O gencin ayağını sallaması aslında sıradan bir alışkanlık değil; beyninin bir "dopamin vuruşu" beklentisinin fiziksel dışavurumuydu.

PLOS ONE dergisinde yayımlanan ve internet bağımlısı gençlerin beyin taramalarını inceleyen ünlü bir çalışma; bu kişilerin duygusal işleme ve karar vermeden sorumlu bölgelerindeki sinir liflerinde, tıpkı kokain bağımlılarındakine benzer bozulmalar olduğunu saptadı. Stanford ve Harvard gibi kurumlardaki uzmanlar da akıllı telefonları "modern zamanın şırıngası" olarak tanımlıyor; çünkü her bildirim, beynin kontrol mekanizmasını zayıflatan yapay birer ödül niteliği taşıyor.

Cal Newport bu durumu şöyle tanımlıyor:

"Beynin kendi düşünceleriyle baş başa kalma yetisini kaybetmesi."

O gün gördüğüm olay sadece bir dopamin krizi değildi; modern dünyanın en yeni uyuşturucusunun yoksunluk kriziydi: Sürekli uyarılma ihtiyacı.

Aslında gördüğüm o genç benden veya sizden farklı değildi; ortalama bir insandı. Dolayısıyla sosyal medya bağımlılığının bu noktada hepimizi bir şekilde pençesine aldığını düşünüyorum.

Peki, zihnimiz bir bağımlı gibi sürekli yeni bir uyaran beklerken, nasıl olur da saatlerce odağımızı masa başında, işimizde veya dersimizde tutabiliriz?

Bu yazıda, bu derin odaklanma problemiyle nasıl başa çıkabileceğimizi ve benim bu kaostan çıkmak için naçizane neler uyguladığımı anlatmaya çalışacağım.

küçük parçalara böl

Önceden bir işe başladığımda, tüm işi hemen halletmem gerektiği düşüncesi yüzünden ne o işe zaman ayırabiliyor ne de odaklanabiliyordum. Sonra kendi kendime şunu dedim: “Zaten kafanda hepsini yapmalıyım dediğinde hiçbirini yapamıyorsun. O zaman bari küçük bir parçayı aradan çıkar ve işin geri kalanını hiç düşünme.”

Bu düşünceyle birlikte, halledeceğim işin küçük bir bölümünü yapmaya başladım. İş parçacığı küçük olduğu için odaklanma problemini o kadar yoğun yaşamadım. Bunu gerçek hayatta şuna benzetebiliriz: Spora yeni başlayan biri nasıl başlangıçta 25 kiloluk dambılı kaldıramayıp 3-4 kilodan başlıyorsa, siz de iş yükünüzü seviyenize göre parçalara bölüp hafifletebilirsiniz. Bu yöntemle odak kasınızı zamanla büyüteceğinizi düşünüyorum.

sosyal medyayı azaltın

Bir yanda spor yapıp zayıflamaya çalışırken diğer yanda yoğun biçimde fast-food tüketen birini düşünün. Ayda sporla 3 kilo verip, fast-food ile 2 kilo geri alıyor. Hedefi 10 kilo vermekse, bu tempoyla hedefine ulaşması 10 ay sürer.

Fakat fast-food yemediği senaryoda bu süre 3 aya düşer. Aynen öyle de; yukarıda bahsettiğim odaklanma yöntemini hayatınıza tatbik ederken sosyal medyayı yoğun kullanmaya devam ederseniz, istediğiniz çalışma saatlerine ulaşmanız çok vakit alacaktır.

Okuyun

Kitap okumaya üniversite birinci sınıfın yazında başladım. Evde bulduğum bir romanı seçip okumaya başladım ama sonuç hüsrandı. Merak duygumun odaklanma sorunuma galip geleceğini düşünmüştüm ama maalesef öyle olmamıştı.

Ardından kendime her gün 10 sayfa kitap okuma hedefi belirledim. 10 sayfa ile başladığım bu serüvende, geçenlerde George Orwell’ın Hayvan Çiftliği kitabını sadece birkaç saat içinde bitirdiğimi fark ettim. Başlangıç ve sonu kıyasladığınızda ne demek istediğimi anlayacaksınızdır. Üstelik bu alışkanlık, sosyal medya kullanımımı azaltmama da büyük vesile oldu. yazımı Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Üç Dil şiirinden küçük bir parçayla bitirmek istiyorum:

En azından üç dil bileceksin En azından üç dilde Ana avrat dümdüz gideceksin En azından üç dil Çünkü sen ne tarih ne coğrafya Ne şu ne busun Oğlum Mernuş Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun ...